‘Ya tahammül ya sefer’
Nuray Alper

‘Ya tahammül ya sefer’

       

Sabahın yedi buçuğu… Dört yönü birleştiren kavşak… Sağdan, soldan, yukarı ve aşağıdan gelen araçların-birkaç dakikanın hesabını yaparak- ön(c)e geçme çabaları… Hiç biri, diğerine yol verme cesaretini gösterecek nezaketi taşıyamıyor içinde… Derken kavşak kilitleniyor. Her dem, Türk İslâm Medeniyeti’nin bir ferdi olmakla övünen toplum beyleri, camlarını açarak bir diğerine sesi kısılıncaya dek bağırmaya başlıyor. Arkadan gelen sabırsız kornalar da cabası… Belki de bir iki dakika, yoldan kalacak olma endişesiyle kendilerini onar dakikalık kavganın içine atabilen insanları korku, hüzün ve hayretle izliyoruz. Öfke ve tartışma hususunda hiç kimse geri adım atamıyor, ta ki arkadaki araçlardan inen insanların ciddi müdahalesi oluncaya kadar. İçine düştüğümüz buhranı yansıtan resim karelerinden yalnızca biri…

Trafik Psikolojisi Dersi

Ne derece doğru henüz bilmiyorum. Geçtiğimiz gün oğlum, Trafik Psikolojisi dersinin üniversitelerde, ayrı bir başlık altında açılacağını söyleyince önce çok sevindim. Ardından, acıtıcı edasıyla o malum tefekkür kapladı benliğimi… “Yetecek mi” sorusunu yöneltti… İş, insan ve toplum psikolojisini onarmaya yönelik bir girişime gelirse, “kontrollü tv psikolojisi”, “internet kullanımı psikolojisi”, “gençlere erişim psikolojisi”, “tüketim psikolojisi”, hatta “yeni hadiseler karşısındaki tavrımız ve sosyal medyadaki duruşumuz” gibi alt başlıklara müracaat edilmesi gerekecek.

Hoşgörüsüzlük artıyor!

Yeniye mukavemet edilirken eskiden sık sık örnek verilmesine elbette karşıyız fakat gerçekçi olalım ve bir kıyas içerisine girelim de bu, cinnetten kopmuş gibi duran sabırsızlıklarımızın, aile fertlerini dinlemekten imtina eden hoşgörüsüzlüklerimizin, başka bir düşünce yapısına tahammül edemeyen buhranlarımızın kaynağını ciddi manada düşünelim. Etrafımıza baktığımızda her yeri, insanı hazırcılık ve kolaycılığa alıştıran kafe ve fast-foodcuların kapladığını görüyoruz. Görselde insana tuhaf bir bolluk ve rahatlık hissi veren bu hazzın bizden götürdüklerini nedense düşünmüyoruz. Artık alışverişi alışkanlık hâline getirdiğimiz ve misafirlerimizi ağırlamaya değer bulduğumuz yapıların bizleri nasıl hoyratlaştırdığının farkında bile değiliz. Vücudumuza giren besinlerin ne şekilde, ne şartlar altında yapıldığı hususu tefekkür alanımızın dışında kalıyor. Oysa yapılan işe besmele ile başlamayı, helal lokmayı, aş’a aşk ve samimiyet katmayı büyüklerimizden öğrenmiştik. Öfkeyle pişirilen bir yemeğin insana şifadan çok hastalık getireceğini ve manevi sıkıntılara sebep olabileceğini sık sık hatırlattılar bize…

Ağaç kokulu sayfalar

Mütemadiyen cep telefonları ile hemhal olduğumuz ve uyumadan önce de son olarak onlarla buluştuğumuz için verim almıyoruz uykularımızdan… Dinlendirici, doyurucu, şifa taşıyıcı değil hiç biri… Oysa gözlerimizi en son, kitapların ağaç kokulu sayfalarına bırakırdık. Uykudan samimi bir sarıp sarmalayış beklemeden önce de, onun küçük ölüm olduğunu anımsardık. Yarına kavuşamama ihtimalinin gerçekliği ile veda ederdik göğün yıldızlı çehresine. Rahman izin vermişse ve bizi dünyaya döndürmüşse kuş seslerine karışan ezanların müjdesiyle dolardık. “Hanımın üzerine güneş doğmaz” derdi rahmetli babaannem. Bunun, hanım güneşten önce uyanır demek olduğunu çocuk yaşlarımda anlamıştım çünkü ne hane halkından önce yatar ne de onlardan sonra kalktığı görülürdü. Hızlı değişimlere aynı hızla ayak uydurmalarımız düşündürmeli bizi… İkiye, üçe, dörde kadar internetin yabancı koridorlarında, yabancılarla yakınlık hâlinde olan bünyelerin, sağlam bir psikolojiye ve devamında ayakları yere basan bir maneviyata sahip olması beklenemez.

Sabır, çok derindir

Ülkemiz, her gün yeni bir gündemin/tartışmanın eşiğine sürükleniyor ve bizler her konuda bilgi sahibi olduğumuzu teşhir amacıyla mütemadiyen konuşuyor, yazıyoruz sükûtun “bilmemek” telakki edildiği bir çağda… Herhalde, “bu mevzuda da ehillere söz düşsün, biz seyredelim” demek erdemini bir eksiklik görüyoruz. Oysa derindir sabır. Her hususta taraf olmak ihtiyacına girmemek ve vicdanımızla baş başa kaldığımızda da yanılma payını açık tutmak güzeldir. Tüm gündem maddelerinin içinde olmak ve kelimelerimizi cepheye sürerek ismimizi meydanlara bırakıvermek ne keyfiyet yükler bize, ne de mücadele insanı olduğumuzu kanıtlar. Bilakis yıpratır maneviyatımızı. Çok sesliliğin olduğu yerde “sükût” olmak, “sükût” kalmak ne güzel bir tevazudur.

Trafikte varlık mücadelesi veren öldürücü darbelerden tutun da her gün içimiz kan ağlayarak izlediğimiz kadın ve çocuk haberlerinin müsebbiplerine varıncaya dek her şey hassasiyetin kaybolduğu bu şiddet ve vahşet ortamında yetişiyor… Tercih ettiğimiz yaşam biçimi nerede olduğumuzu unutturuyor;

Ölüm var neticede…

Selam ile.

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500