Zaman-Mekân Durağı
Nuray Alper

Zaman-Mekân Durağı

       

Mekân, zamanın kıskacında; zaman, mekânın kıyısında… Her ikisi de yaratılmışın elleri arasında… Yorgun. Yaralı. Yalnız. Yalnızlık demişsek, kalabalıklaşan, kalabalık arasına sığındıkça da mütemadiyen artan yalnızlıklar… “Bunca varlık var iken, gitmez gönül darlığı…” iksirini sunan Yunus’u hatırına getiremeden, varlık içinde hiçliğine susayan huzursuz ruhlar… Dışımızın yıprattığı, içimizin eskitemediği hatıralar…

Nedir eski bir musikinin sadrında aradığımız? Hani, yaşamın sokaklarında sıkışıp kalmışken, kalbimizi, mazisine bırakma ihtiyacı duyduğumuz bir şiirin, bir şarkının, bir filmin yollarında nedir adımladığımız? Olur-olmaz içimize saplanıveren o meşhum sızıyı, küçük bir tefekkürün getirdiğini fark etmeyeli ne kadar zaman oldu? Bir söğüt ağacının gölgesinde oturmayı ya da geceyle konuşmayı özlediğimizi hissedemeyeli? Eksiklerimizin, hedeflerimizin, arzularımızın peşinden koşarken, kendimizi müsait bir anda yakalamayı kaç zamandır ihmal ediyoruz? Meçhul bir gelecekten vazgeçip, sınırları içinde bulunduğumuz bir günü yaşamak lazım geldiğini unutmadık mı?

 Bu ara gittikçe kısalan şeyleri okumayı ve bir yerlere taşımayı seviyoruz… Bir kitabı, bir gece eşliğinde okumak, israf telakki ediliyor ekranlar karşısında eriyen vakitlerimiz için. Bir yazıyı mesela, sonuna kadar okumuyoruz, anlamaktan korkan bir hâlin ardına saklanmışız sanki… Derdi olan insandan kaçıyoruz. Elemin, hayatımıza –son dönemde daha ziyade tekrar edilen- o meşhur tabiri sokmasından endişe ediyoruz; “negatif enerji” Kime zarar gelmiş ki yarasıyla meşgul olandan?

 Şımarık kahkahalar, gözyaşıyla süslenen bir suretten daha cazip geliyor, ne tuhaf! Burada da vaktimizi bir sızıya hibe etmek istemiyoruz. Belki de muhatabımız için deva, sükûtla bakan bir sabır tavsiyesinde saklı… Belki çare;  yolu izandan geçen bir şükür telkininde, belki dudaklarımızdan dökülecek “derdine teşekkür et” inceliğinde…

Bir süredir sevmeye de vaktimiz kalmadı… Ben’i tavaf ede ede, kırılmalar büyütüyoruz içimizde sadece. Kendimizi sevdiğimiz, kendimizi koruduğumuz, kendimize bağlandığımız ölçüde kopuyoruz kendimizden… Çevremiz, anlaşılmamaktan şikâyet eden gençlerle, anlatamadığını haykıran annelerle, anlaşılmamaktan yakınan eğitimcilerle ama işte hep şikâyet edenlerle doldu… Yüksek sesli tümceler yeşertiyoruz içimizde… Kimse kimsenin gözlerine bakarak dinlemek istemiyor, kaçırıyor gözlerini de, yüreğini de, muhatabından uzak yerlere… Bir derdi, bir kelâmı, bir pusulayı, yol haritasını bölüşmek istemiyor hiç kimse… Şerhi şu; her şeyden şikâyet eden biz, ne kadar eminiz hiçbir şeyin düzelmeyeceğinden! Tahammül için de zaman gerekli…

Aslında zamanın bizden ne istediğini de soramıyoruz. Güçlü değiliz vaktimizle yüzleşecek kadar! İradesi elimize sunulmuş ya işte, hâkimi de biziz onun, zalimi de…

Kemal Sayar,” Kayıp Arkadaş” kitabına bir tespitin izlerini bırakır; “Yokluğun olmadığı bir dünyada varlığın anlamı olmaz. İstediğiniz şeylerden mahrum olmak, mutluluğun vazgeçilmez bir rüknüdür. Sadece kanaatkâr olabildiğimizde yeterince sahip oluruz. Oysa çoğu zaman tam tersini düşünür ve ancak yeterince sahip olmakla huzur bulabileceğimizi zannederiz. Bu da bizi modern kültürün en büyük tuzaklarından birisinin kucağına bırakır; tamahkârlığa…”

Ve ekler nice sonra;

“İçinde taşıdığı ölümle yüzleşebilen insan, hayatı da anlamlı yaşar…”

Selam ile…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500