İçimizi yıkayan yağmurlar
Nuray Alper

İçimizi yıkayan yağmurlar

       

“Susuzluğunun farkında olmayana dedi meczup, ne çölden bir ibret çıkar, ne bir vaha hayat verir.”

 

 Gökhan Özcan

Nasıl geçti? Nasıl geçti de yeniden, heybesinde yağmur dolu bir Nisan getirdi? Nisan, bütün muhtevasıyla gerçek manada baharı anlatabildiği için mi bu kadar sevgili; güzellik ve cömertliği ile “bahar” tasvirini tamamıyla üstlenecek cesareti bulabildiği için mi? Yaza çağıran gök, dallarını yeşil ve alla süsleyen ağaçlar, bayramın şöhretini sessizce izhar eden toprak, lirik bir nağmeyi fısıldayan rüzgâr… Kuşlara, çiçeklere, toprağa, sokaklara niyet eden çocuklar… İnceliğini içinde bulunduğu demlerden çaldığı halde, ilham sebebi kayda geçmeyen şarkılar…

Nisan, öteden beri anlatır saflığını muhafaza edebilen her şeyi… Beyazın en ürkek tonunu, yeşilin en canlısını, mavinin uzak sevdasını, pembeyi, kahveyi, elayı… Irmak kenarında yazılan ama gönderilemeyen mektupları söyler mesela, insanı güzelleştirdiği gibi gül güzelliğiyle de yarışa çıkan yaraları. İçimizde uhde kalan isimleri anlatır Nisan, adımlarımızı köşe başlarına, uzun ovalara, köy yollarına çağırır. Şiirler okunur, şiirler yazılır geçerken içinden, kuşlar havalanır içimizden… Bir de yağmurlar karışır saçlarına rüzgârın… En dingin tonlarıyla karşılar bizi doğa, yağmurun toprak kokusuyla…

Böyle olunca, yani tabiat soğuğundan sıyrılarak ılık bir zarafet kuşanmaya başlayınca, -mavi-yeşil bir nesir söyler içimizde zaman… Duyarız da, dinlemek için bir vaktin bereketini hibe etmemiz gerekir. Kendimizle baş başa kalmanın ötesinde, kendimize tabiatın devasa güzelliğinden bir köşe ayırıp, karışmamız gerekir izlerine coşkunun… Bu defa başkadır terennümü kalbimizin; “niyet ettim yenilenmeye…”

Niyet ettim yeni bir baharın kapısından geçerken onun, inceliğiyle incelmeye…

Niyet ettim kâinatı ve içinde barındırdığı her detayı, Nisan’ın ruhunu giyinerek sevebilmeye…

 

Annemin, doğduğum sene “kırkikindi” yağmurlarının yağdığını ve o yağmurların şifa niyetiyle toplandığını söylemesinden sonra, çocuk kalbim benimsemeye başladı o güne kadar bir türlü sevemediği yağmurları… Bilhassa baharla gelen yağmur zamanını… Zaman içerisinde, Hıdırellez’in de ellerinden tutan bu yağmurlar bana “derviş”, “Hızır”, “mucize”, “ümit”, “kavuşmak” gibi güzelim kelimelerin anahtarı olarak göründü… Sanki Mevla katından gönderilen latif bir sihir, sanki içimize üflenen…

Yağmurla başkalaşan Nisan gibi Nisan’ın başkalaştırdığı yağmurlar… Belki de biz nasıl umut edip beklemişsek, öyle yaklaştı bize onlar. Dileyene rahmet, dileyene umut, dileyene “amin” oldular…

“Kırkikindiler”i söylemese de şimdi Nisan, içimizi yıkayan yağmurlar getirsin… Berrak bir soluk olup düşsün rahmet damlalara, sadrımızda kine, nefrete, öfkeye dair ne varsa süpürsün… Bir hüzün kalsın elem diyarından bize, bir de gönlümüzü diri tutan mazi… Nisan bize, bizden gayrısının hatasını göstermeyen, göreceksek “haya” diye gösteren bir aynaya bürünsün… Ufkumuza taze bir inkılap, ufkumuza yediveren gülleri, ufkumuza cömert bir merhamet gülsün…

İçimizi yıkayan yağmurlar, gözlerimizden toprağa süzülsün. Zambak türküleriyle kucaklaşsın ömrümüz, ömrümüz şiir ahengine bürünsün…

Böyle diledik, böyle dillendirdik ya şimdi onu… Kalem ve kağıt tarihe, şahitçi olarak düşsün…

Selam ile…

Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500